Aziz kardeşlerimiz


Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu sohbet konumuzu da "İLİŞKİLER" kavramına ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.

 

“İlişkiler” kavramıyla ilgili sohbet etmek istiyoruz sizlerle. İlişkiler, iki bölümde incelenmesi lazım gelen bir konudur:

 

          1. bölüm,  insanlarla olan ilişkiler.

          2. bölüm,  Allah’la  olan ilişkiler.

 

         Aziz kardeşlerimiz;

Allah’ın yolunda olan insanlar Allah için yaşayanlardır. Onların hayatları Allah’ın sevgisiyle aydınlanır. İşte o insanlar, Allah yolunda birbiriyle sımsıkı kenetlenmiş olan insanlardır. Allah için birbirlerini sevenlerdir. Evet, o insanlardan bahsetmek istiyoruz sizlere.

 

İlişkiler, karşılıklı iki tarafı ilgilendirir; gereklilik  arz eder. Birinci taraf, ikinci tarafa karşı saygı besler, diğer taraf da birinci tarafa karşı saygı besler. Saygı tek başına bir hüküm ifade etmez. Mutlaka buna yeni bir faktörün eklenmesi gerekir. Bunun adı sevgidir. Sevgiyle beraber saygı bir bütünü oluşur. Allah’ın dostlarıyla bir arada  yaşıyorsanız, bunun mutluluk verici bir fonksiyonu sağlayabilmesi, sizin Allah’ın “SEVGİ” adlı reçetesini kullanmanıza bağlıdır. Eğer etrafınızdaki insanları severseniz ancak o zaman sevilirsiniz.

 

         Öyleyse, ilişkiler dediğimiz zaman beraberliğin vücuda getirdiği bir davranış biçimleri dizisi akla gelmeli. Burada sevmek, konumuzun temelini teşkil eder.

 

         İnsan ilişkileri, mutlaka en sağlam baz olan, sevgi temeline oturtulmalıdır. Allah’ın yolunda olan bütün insanların müşterek özelliği, Allah için birbirlerini sevmeleridir. Burada Allah’ı sevmek, Allah’ın sevgisinin yansıtılması olarak başkalarını sevmek şeklinde tecelli edecektir.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Bileceksiniz ki, her şeyden önce Allah’ı seveceksiniz. Allahû Tealâ’ya o kadar çok hamd etmeli ve şükretmeliyiz ki; bizi  insan olarak yarattı. Bizler, etrafımızda ne kadar insan varsa, onların hiçbirisini devre dışında bırakmadan hepsine karşı onları sevdiğimizi belli edecek davranışlar içerinde olmalıyız. Birbirimizi çok sevmeliyiz. Bu sevgimizi her zaman dışa vurmalıyız.

 

Öyleyse mutluluk  müessesesi, toplum halinde, cemaat halinde yaşayan insanların birbirlerini sevmesiyle yeşeren bir ağaç olmalıdır. Olgunlaşan bir meyve olmalıdır.  Günümüz coğrafyasında, toplumlara baktığımızda hiç de iç açıcı bir olguyla karşılaşmadığımızı görüyorsunuz. İnsanlara hep Allah’ın güzelliklerini anlatmalıyız sevgiyle. Demiyor mu Allahû Tealâ: “Habibim, senin yüzü suyun hürmetine sana olan sevgimden yarattım ne yarattıysam.” Evet, her işin başı sevgi, sevgi, sevgidir. O Allah Dostu Yunus Emre  Hazretleri demiyor mu? “Yaradılanı  severim, Yaradan’dan ötürü.”

 

Aziz kardeşlerimiz;

Bizler de her koşulda karşılıksız sevmeliyiz. Sevgimiz hep devam etmeli; bir ömür boyu sürüp gitmeli. Her ortamda kişiler birbirilerine karşı sevgi göstermeli. O zaman bireyler, fertler birbirlerini sevdiklerini belirterek karşı taraftan da sevgi beklemek hakkına sahip olurlar. Sakın “Önce onlar beni sevsin, ben ondan sonra onları seveyim” demeyin. Birinciliği siz alın. İlk adımı siz atın. Siz sevin. Sevdiğinizi belli ettiğiniz zaman, onu sevdiğinizi etrafınızdaki herkese teker teker söylediğiniz zaman, o sevgi dalgası bütün topluma dağılacak, yayılacaktır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Sevgilerin en yücesi muhakkak ki Allah’ı sevmektir. Hep sizlere Allah’tan korkmaktan bahsederler, “Allah’tan kork! Allah’tan kork! Allah’tan kork!...” Allah ise korkmamızdan ziyade, O’nu  sevmemizden yanadır. Biz Allah’ı ne kadar seversek, Allahû Tealâ onun misliyle bizi sever.

 

Aziz kardeşlerimiz;

İlişkilerimizi en güzel standartlarda gerçekleştirmek zorundayız. Bu hususu yerli yerine oturtmak  her insan oğlunun üzerine vazifedir. Kısaca Allahû Tealâ önce Allah’ı sevmemizi, sonra da birbirimizi sevmemizi istiyor. Bütün insanlar kardeştir. Ahîlik müessesesine baktığımız zaman bunun bir kardeşlik müessesesi olduğunu görürüz. Osmanlı’yı, Osmanlı yapan Ahî Evran Teşkilatı’dır.

Abdalân-ı  Rum

Bacıyân-ı   Rum

Ahîyân-ı    Rum.

Bunlar, Allahû Tealâ’nın  sevgilileridir. 600 yıl evvel Osmanlı’yı oluşturmuşlardır. Osmanlı’nın   hamurunu, mayasını Ahî Evran Teşkilatı kurmuştur. Yani bir başka deyimle, Kur’ân-ı Kerim’i yaşayanlar kurmuştur.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Tasavvufu muhteva olarak ele alacak olursak, Tasavvuf = Kur’ân-ı Kerim’dir.

Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara yaşarken Allah’a ulaşmayı dilemeyi emreder.

Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara mürşidine tâbî olmayı emreder.

Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara yaşarken ruhunu Allah’a ulaştırmayı emreder.

Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara fizik vücudumuzu (vechimizi) teslim etmeyi emreder.

Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara nefsini teslim etmeyi emreder.

Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara irşad olmayı, yani muhlis olmayı emreder.

Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara irşad makamına ulaşmayı, salah’a ermeyi emreder.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Burada, Kur’ân-ı Kerim’de 7 safha ve 4 tane de teslim görüyoruz. Kur’ân-ı Kerim, bunların hepsini farz kılmış.  

Evet aziz kardeşlerimiz, Ahî Evran teşkilatı tasavvufu yaşamışlar; asıl ifadesi ile Kur’ân’ı yaşamışlar. Sevgiyle 600 yıl evvel onlar tarafından Kur’ân yaşandı ve dünyadaki en büyük imparatorluk kuruldu ve bir yıldız gibi doğarak cihanı aydınlattı. Sonra gene onun Kur’ân’ı unutmuş evlatları Osmanlı’yı yok ettiler.

 

Aziz kardeşlerimiz, Osmanlı’nın yok edilmesi içimizde bir hicrandır. İşte onlar, Osmanlılar, insanlar arasındaki ilişkiyi en büyük boyutta yerli yerine oturtabilmiş olanlardır. Bugün ülkemizde ahlak müessesi, dünyada en çok suç işlenen ülkelerden  biri olduğumuz veçhile büyük yaralar almıştır. Bir düşünün; Osmanlı İmparatorluğu’nun başından sonuna kadar biz dünyada en az suç işlenen ülkeydik. Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcından sonuna kadar ilişkiler böyle devam etti, şimdi de en çok suç işlenen ülkelerden biriyiz. Sokaklarından rezillik pislik akan bir dünyada yaşıyoruz. Allah neyi emretmişse hiçbirisi büyük kitle tarafından uygulanmıyor. Allah neyi yasak etmişse, aşağı yukarı hepsi büyük kitleler tarafından -ne yazık ki- kabul görmüş durumda. Her geçen gün ahlak unsurumuz sıfır a doğru iniyor. (Bugünkü aydınlarımız bile bu ahlak kelimesi altında ezildiklerinden, kelime anlamını değiştirip “etik” diyorlar!) İnsanlarımızın birbirleriyle ilişkisine baktığımız zaman ülkemizde büyük bir buhran söz konusu. Bu buhranın adı, ahlak buhranı (günümüz aydınlarının deyimiyle “etik buhranı”).

 

Aziz kardeşlerimiz, insan ilişkileri Osmanlı’dan bu yana çok büyük yara almıştır. Bu yara hala kanıyor; hem de hat safhada bir kanama. Eskilerin bir kısmı konuyu Allah korkusuna dayandırmışlar; ama Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği şey, Allah  korkusu değil, Allah sevgisidir. Eğer Allah’ı severseniz, Allah için olursunuz. Eğer Allah için olursanız, başkaları için olursunuz.Allah için ve başka insanlar için yaşamaya başlarsınız.Sevgi ilişkiniz ne kadar çoğalırsa Allah’a karşı, başka insanlara karşı da sevginiz o kadar artar. Bu sevginin artışına paralel olarak da, sizin insanlara karşı davranış biçiminiz o istikamette şekillenir.Yani aziz kardeşlerimiz, sevdikçe daha çok seversiniz. Sevdikleriniz de siz onları daha çok sevdikçe sizi daha çok severler ve birbirinize karşı suç işleyemezsiniz; yani birbirinize kötülük edemezsiniz. İlişkiler bu şekilde devam eder, gider. Allah ile olan ilişkiler de aynı dizayn içersinde gider.

 

Bu devir, hidayet devridir. Allahû Tealâ, Allah korkusunu Allah sevgisine çevirmemiz için bizleri görevlendirdi. Allah, sevilen uğrunda her türlü fedakarlık yapılan bir kavram olarak, bir gerçek olarak, hayatımıza girmelidir. “Allah için yaşamak” demek “başkaları için yaşamak” demektir. Bu, başka insanları sevmenin patentidir. Ancak severseniz onlar için yaşayabilirsiniz.Bir insan Allah’ın indinde, Allah’ı ne kadar çok sevdiği ve başka insanları da ne kadar çok sevdiği konusunda imtihan edilir. Allah’ı en çok seven kişi Allah’ın emirlerini en üst boyutta gerçekleştiren kişidir. Bir başka ifade ile Kur’ân’ı Allah’ın indirdiği şekilde yaşayan kişidir.

 

Aziz kardeşlerimiz,

Allahû Tealâ Kur’ân’a İslâm’ın 5 şartını koyup da “İşte İslâm’ın esası budur.” dememiştir. İslâm’ın 5 şartı cehennemden kurtuluş için yeterli sayılarak, diğer temel şartlar devre dışı bırakılarak, İslâm alemini mahva sürüklemiştir. Neden öyle; çünkü İslâm’ın 5 şartı kimseyi cehennemden kurtaramaz ve mutluluğa ulaştıramaz. İslâm’ın 5 şartı hedef değildir. Onların hepsi vasıtadır. İslâm, teslim demektir. Allahû Tealâ, 4 teslimi üzerimize farz kılmıştır:

1. Ruhumuzu

2. Fizik vücudumuzu

3. Nefsimizi (vaktiyle bize hep o kötülükleri yaptıran nefsimizi)

4. İrademizi (karar verebilecek olan, bizi kötülüklere karşı daima koruyacak olan yapımız kötülüklere mukavemetimizin ifadesi) Allah’a teslim etmekle vazifeliyiz.

 

Aziz kardeşlerimiz,

İlişki kavramında en önemli olgunun Allah sevgisi olduğunu daha evvel belirtmiştik. Allah sevgisi bütün sevgilerin ötesindedir.En çok Allah’ı seveceksiniz. Hani bir zikir ölçüsü vermiştik, eğer bir insan 24 saatlik bir zaman devresinin 12 saatinde Allah’ı zikrediyorsa  kendine karşı duyduğu sevgiyle Allah’a karşı duyduğu sevgi birbirine eşittir. Sevginin %50’si kendisini, %50’si Allah’ı işaret eder. Ama ne zaman daimî zikre ulaşırsanız, o zaman Allah’ı %100 seviyor demeksiniz. Çünkü bütün mesaîniz, bütün iç dünyanız, dış dünyanız Allah’ı zikretmeye endekslenmiştir.

 

Daimî zikre ulaşan herkes, Allah’ı en çok sevenler zümresindedir. Allah’ı en çok sevenler, insanları da en çok sevenlerdir. Çünkü Allah bir aynadır. Eğer Allah’ı çok seviyorsanız, insanları da çok seveceksiniz. İnsanlar size karşı yanlış davranışlarda bulunabilirler. İnsanlar sizi sözleriyle yaralayabilirler. Size hakaret edebilirler. Ama bu sadece onları Allah’ın gözünde küçülten bir şeydir; siz küçülmezsiniz. Size hakaret ettikleri zaman, onlar da büyümezler. Aksine, sizi rencide edici her davranışlarında devamlı Allah’ın huzurunda küçülürler, puan kaybederler. Başka bir ifadeyle, kendilerine yazık ederler.

 

Aziz kardeşlerimiz,

İnsanları sevmek, Allah’ı sevenlerin otomatik olarak sahiplendikleri bir sonuçtur. Allah’ı seven, insanları da sever. İnsanlar onlara kötü davransalar da sever. Herkes bilir ki; İlahî adalet mutlaka gerçekleşir. Devran değişir ve zaman içerisinde hakikatler, onları saran bulutlar Allahû Tealâ’nın rüzgarıyla savrulacağı, yok olacağı için, bulutların arkasında gizlenen Güneş doğar.

 

Aziz kardeşlerimiz,

Biz, dîni bilmeyen dîn alimlerine sadece acıyoruz. Onlar bilmiyorlar ki; onlara böyle öğretildiği için o yanlış öğretimin içindeler, öyle öğrenmişler. Güneş balçıkla sıvanmaz.

 

İnsanlar zannederler ki; İslâm’ın 5 şartını tatbik ettikleri zaman, Allah’ın cennetine girecekler. Allahû Tealâ da “Gidemezler! İslâm’ın 5 şartı, Bizim insanlara hedef kıldığımız şeyler değildir; onlar vasıtalardır. Biz bütün insanlardan ruhlarını, fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Bize teslim etmelerini istiyoruz. Bunu da farzlar olarak Kur’ân-ı Kerim’imize koyduk.” diyor. Bunların ne manaya geldiğini, 28 basamağın hangisinde gerçekleşeceğini onlar bilmiyorlar. Çünkü Allah’tan alınmış bir ilimleri yok ve okullarda öğrendikleri ilim sebebiyle de doğruyu bildikleri kanısındalar. Kendilerine yazık etmekle kalmıyorlar, onlara güvenip de ne yapmaları lazım geldiğini soranlara da, öğrendikleri yanlış ve eksik bilgilerle cevap veriyorlar. Diyorlar ki; “İslâm’ın 5 şartı orta yoldur. İnsanlar var, namaz kılmaz, oruç tutmaz, İslâm’ın 5 şartını yerine getirmez. Onlar cehennemliklerdir.” Biz de onlara sorarız: “Peki siz, siz cennetlik misiniz?” Onlar da derler ki:” Gayet tabii.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Kalbinde zerre kadar îmân olan herkes, mutlaka cehennemde bir süre hafif tertip leblebi gibi kavrulduktan sonra cennete gider”(miş.)

 

Aziz kardeşlerimiz, şu insanlara acaba ne zaman Kur’ân hakikatlerini öğretebileceğiz? Özellikle dîn alimlerine nasıl öğreteceğiz? Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; İslâm alemi dünyadaki en geri toplumlar içerisinde. Her şeyimizi başkalarına kaptırmışız, ilmin ilk sahipleri olan İslâm alemi, onu başkalarına kaptırmış durumda. Artık teknoloji, İslâm aleminin tamamen dışında yerleşmiş durumda.

 

Aziz kardeşlerimiz,

Öyleyse hepiniz için söz konusu olan şey, ASLINIZA DÖNÜŞTÜR.

İŞTE BUNUN İÇİN İLİŞKİLER SON DERECE ÖNEMLİDİR.

 

Neden? Çünkü biz, Allah’ın bizatihi Mehdi (A.S)’a öğrettiği hakikatleri öğrendikten sonra, hakikatleri etrafınızdaki insanlara anlattığınız zamanki anlatmanız yetmez, Kur’ân’dan söylediklerinizi tahkik etmelerini sağladığınız zaman, onları kazanırız. Ama başlangıçta bizim söylediklerinizin doğru olduğunu, onlar akıllarına bile getirmeyeceklerdir. “Bunca üniversite mezunu bilmiyor da, O mu bilecek?” diyecekler. Niye böyle söyleyecekler? Çünkü bizim de o üniversite profesörleri nasıl ilim sahibi oldularsa, öyle ilim sahibi olabileceğimizi düşünecekler. Yani biz de üniversitelerde okumalıyız. Üniversitelerdeki öğretmenlerimiz, profesörlerimiz dînde ne öğrettiyse, biz de o öğretiyi öğrenip başkalarına anlatmalıyız. Ve ilmi sadece onlardan öğrenebiliriz zannediyorlar. Bilmiyorlar ki; biz bu ilmi onlardan öğrenmiyoruz. Biz, bu ilmi, Allah’tan alan Mehdi (A.S)’dan öğrendik. Çok belli değil mi?

 

Aziz kardeşlerimiz,

Dünyanın hidayeti bilmediği bir noktada, hidayeti, nereye ulaştığı belli olmayan bir doğru yol olarak değerlendirenlere, hidayetin insan ruhunun Allah’a ulaşması olduğu, mehdi A.s.dan öğrenip öğretmeye kalktığımız zaman film koptu! Biz onların ilim öğrendiği öğretmenlerden bu ilmi almadığımıza göre, bizim söylediklerimiz sadece yanlış, saçma sapan zırvalar olabilir, öyle değil mi? Mantık buysa, ilim üniversitelerden öğrenilebiliyorsa, bizim söylediklerimiz onların söylediklerine hiç uymadığına göre, ilmin dışında birtakım hezeyanlarla hep böyle söylediler; ama aralarından “Yahu, bu adam bunca yıldır bunları söylüyor, şunu bir inceleyelim bakalım ne söylüyor?” diye incelemeye kalkanlar, şu anda bizim saflarımızdalar. Neden acaba? Çünkü onlar da gördüler ki; onların öğrendikleri ilim, alimlerin kendilerine öğrettiği hem yanlış hem de eksik ilimdir. Bizim öğrettiğimiz ilim ise, Allah’ın Mehdi (A.S)’a öğrettiği ve bizlerin de O’ndan aldığı ilahî ilimdir.

 

Aziz kardeşlerim,

Öyleyse ilişkilerinizde kalp kırmayın. Size karşı çıkan insanlara da dostça davranın. Sadece incelemeleri lazım geldiğini, onlara nazik bir lisanla anlatmaya çalışalım, zorlamayalım. Öğrenenler, saf değiştirmek mecburiyetinde kalacaklar. Çünkü onlar bize karşı cephe aldıkları için, onların safı, bizim safımız diye bir ifade kullanıyoruz. Yoksa biz onlara karşı değiliz. Onlar bizim düşmanımız da değildir, olamaz da. Bizim bir tek düşmanımız var, o da şeytandır.

 

Sizleri çok seviyoruz. Her zaman söylediğimiz gibi, siz bizim dostumuzsunuz. Eğer şu anda bize düşman olan, bize kızanlar da sözlerimizi takip ediyorlarsa -ki bunu çok isteriz- özellikle söylediklerimizi tahkik etmelerini çok isteriz. Neden? Çünkü o zaman onları da kurtarmış olacağız. Şeytan onlara şunu söylüyor: “Siz üniversite bitirdiniz, o dîn öğreten bir üniversiteden mezun olmadı. Sizler bundan sonra asistan oldunuz, doktor oldunuz, doçent oldunuz, profesör oldunuz; bu titrleri elde ettiniz. Dîn sizden sorulur.”

 

İşte problem burada başlıyor. Dînden murad, insanları cennete ulaştırmaktır. Dînden murad, insanlarla Allah arasındaki ilişkiyi Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta kurabilmektir. Ama onları mazur görüyoruz, onlar bilmiyorlar. Onun için bizim hakkımızda da kötü şeyler söyleyeceklerdir. Bilmeyenlerin gözünde bizi küçültmeye çalışacaklardır. Ama bunu başarmaları mümkün değildir. Böyle çalışanların hepsi geride nal topluyorlar, çok gerilerde kaldılar. Bir defa söylediklerimizi okumak mecburiyetinde kalıp da bize çattıkları zaman cevap verdiklerimiz, söylediklerimizi okuyup Kur’ân-ı Kerim’le tahkik ettikleri zaman bütün söylediklerimizin Kur’ân’dan olduğunu ve hepsinin de doğru olduğunu görecekler. Ve bizim gibi Arapça’yı doğru dürüst bilmeyen bir insan, eski harfleri bile okumasını beceremeyen bir insan, nasıl oluyor da Kur’ân öğreniyor? Nasıl oluyor da, onların bilmediği Kur’ân hakikatlerini öğrenip hidayette olduklarını zanneden insanları, hidayette olmadıkları konusunda kesin bir hükme vardırabiliyor? İnceledikleri zaman, o zaman bunu arkasında İlahî bir şeyin olduğu neticesine ulaşıyorlar. Şeytan onları devamlı körüklese de, biz kalplerinde yavaş, yavaş yerleşiyoruz.

 

İşte aziz kardeşlerim, ilişkilerden insan ilişkilerine; insan ilişkilerinden de Allah’a ulaşarak konumuzun da sonuna geldik. Birbirinizle çok iyi ilişkiler içinde bulunmalısınız. Birbirinizi çok sevmelisiniz. Eğer Allah’ın sizden razı olmasını istiyorsanız, Allah’ın 7 rızasının kazanılmasının, Allah’a ulaşmayı dilemekle başladığını biliyorsunuz.

 

Allah’a ulaşmayı dilemekle 1. rıza,

Mürşidinize ulaştığınızda 2. rıza,

Ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız zaman 3. rızanın sahibisiniz. Buraya kadarını Allah garanti ediyor zaten. Unutmayın, Allahû Tealâ birbirinizi çok sevmenizi istiyor. Sevgi üzerine kurulan yeni bir dünya vaat ediyor sizlere. Sakın nefreti kendinize ideal edinmeyin. Şeytanın, başkalarından nefret etmeniz konusunda sizi zorlamasına hiç aldırmayın. Birazcık direnebilirseniz, göreceksiniz ki; o her zaman yenilmeye mahkûmdur. Hakim olan her zaman siz olacaksınız.

 

Aziz kardeşlerimiz,

Herkes ne söylerse söylesin, siz Kur’ân’a bakın. Doğruyu söyleyen, hiçbir yanlışı olmayan sadece Kur’ân’dır. Allah’ı erişilmez sayanlara, öyle olduğunu zannedenlere, Kur’ân âyetleriyle insan ruhunun yaşarken Allah’a geri dönmesini üzerimize defaatle farz kılındığını bilin.  

 

Aziz kardeşlerimiz, hepinizi çok ama çok seviyoruz. Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizi can-ı gönülden seviyor ve saygılarımızı sunuyoruz.

 

Allah razı olsun.

 

   YAŞAR COŞKUN

 ARAŞTIRMACI YAZAR

Bana ulaşabileceğiniz telefon numaram: 0 536 445 10 05

Bana ulaşabileceğiniz e-mail adresim: info@sahihiyesari.com

 

 

Bir Önceki Menü    

              

              

              

 

              

             

 

 

Online Sayaç