Aziz kardeşlerimiz
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
Aziz kardeşlerimiz ;
Bu sohbet konumuzu da "İLİŞKİLER" kavramına ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi
a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
“İlişkiler” kavramıyla ilgili sohbet etmek istiyoruz sizlerle. İlişkiler,
iki bölümde incelenmesi lazım gelen bir konudur:
1. bölüm, insanlarla olan
ilişkiler.
2. bölüm, Allah’la olan
ilişkiler.
Aziz kardeşlerimiz;
Allah’ın yolunda olan insanlar Allah için yaşayanlardır. Onların hayatları
Allah’ın sevgisiyle aydınlanır. İşte o insanlar, Allah yolunda birbiriyle
sımsıkı kenetlenmiş olan insanlardır. Allah için birbirlerini sevenlerdir.
Evet, o insanlardan bahsetmek istiyoruz sizlere.
İlişkiler, karşılıklı iki tarafı ilgilendirir; gereklilik arz eder. Birinci
taraf, ikinci tarafa karşı saygı besler, diğer taraf da birinci tarafa karşı
saygı besler. Saygı tek başına bir hüküm ifade etmez. Mutlaka buna yeni bir
faktörün eklenmesi gerekir. Bunun adı sevgidir. Sevgiyle beraber saygı bir
bütünü oluşur. Allah’ın dostlarıyla bir arada yaşıyorsanız, bunun mutluluk
verici bir fonksiyonu sağlayabilmesi, sizin Allah’ın “SEVGİ” adlı reçetesini
kullanmanıza bağlıdır. Eğer etrafınızdaki insanları severseniz ancak o zaman
sevilirsiniz.
Öyleyse, ilişkiler dediğimiz
zaman beraberliğin vücuda getirdiği bir davranış biçimleri dizisi akla
gelmeli. Burada sevmek, konumuzun temelini teşkil eder.
İnsan ilişkileri, mutlaka en
sağlam baz olan, sevgi temeline oturtulmalıdır. Allah’ın yolunda olan bütün
insanların müşterek özelliği, Allah için birbirlerini sevmeleridir. Burada
Allah’ı sevmek, Allah’ın sevgisinin yansıtılması olarak başkalarını sevmek
şeklinde tecelli edecektir.
Aziz
kardeşlerimiz;
Bileceksiniz ki, her şeyden önce Allah’ı seveceksiniz. Allahû Tealâ’ya o
kadar çok hamd etmeli ve şükretmeliyiz ki; bizi insan olarak yarattı.
Bizler, etrafımızda ne kadar insan varsa, onların hiçbirisini devre dışında
bırakmadan hepsine karşı onları sevdiğimizi belli edecek davranışlar
içerinde olmalıyız. Birbirimizi çok sevmeliyiz. Bu sevgimizi her zaman dışa
vurmalıyız.
Öyleyse mutluluk müessesesi, toplum halinde, cemaat halinde yaşayan
insanların birbirlerini sevmesiyle yeşeren bir ağaç olmalıdır. Olgunlaşan
bir meyve olmalıdır. Günümüz coğrafyasında, toplumlara baktığımızda hiç de
iç açıcı bir olguyla karşılaşmadığımızı görüyorsunuz. İnsanlara hep Allah’ın
güzelliklerini anlatmalıyız sevgiyle. Demiyor mu Allahû Tealâ: “Habibim,
senin yüzü suyun hürmetine sana olan sevgimden yarattım ne yarattıysam.”
Evet, her işin başı sevgi, sevgi, sevgidir. O Allah Dostu Yunus Emre
Hazretleri demiyor mu? “Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü.”
Aziz
kardeşlerimiz;
Bizler de her koşulda karşılıksız sevmeliyiz. Sevgimiz hep devam etmeli; bir
ömür boyu sürüp gitmeli. Her ortamda kişiler birbirilerine karşı sevgi
göstermeli. O zaman bireyler, fertler birbirlerini sevdiklerini belirterek
karşı taraftan da sevgi beklemek hakkına sahip olurlar. Sakın “Önce onlar
beni sevsin, ben ondan sonra onları seveyim” demeyin. Birinciliği siz alın.
İlk adımı siz atın. Siz sevin. Sevdiğinizi belli ettiğiniz zaman, onu
sevdiğinizi etrafınızdaki herkese teker teker söylediğiniz zaman, o sevgi
dalgası bütün topluma dağılacak, yayılacaktır.
Aziz
kardeşlerimiz;
Sevgilerin en yücesi muhakkak ki Allah’ı sevmektir. Hep sizlere Allah’tan
korkmaktan bahsederler, “Allah’tan kork! Allah’tan kork! Allah’tan kork!...”
Allah ise korkmamızdan ziyade, O’nu sevmemizden yanadır. Biz Allah’ı ne
kadar seversek, Allahû Tealâ onun misliyle bizi sever.
Aziz
kardeşlerimiz;
İlişkilerimizi en güzel standartlarda gerçekleştirmek zorundayız. Bu hususu
yerli yerine oturtmak her insan oğlunun üzerine vazifedir. Kısaca Allahû
Tealâ önce Allah’ı sevmemizi, sonra da birbirimizi sevmemizi istiyor. Bütün
insanlar kardeştir. Ahîlik müessesesine baktığımız zaman bunun bir kardeşlik
müessesesi olduğunu görürüz. Osmanlı’yı, Osmanlı yapan Ahî Evran
Teşkilatı’dır.
Abdalân-ı Rum
Bacıyân-ı Rum
Ahîyân-ı Rum.
Bunlar, Allahû Tealâ’nın sevgilileridir. 600 yıl evvel Osmanlı’yı
oluşturmuşlardır. Osmanlı’nın hamurunu, mayasını Ahî Evran Teşkilatı
kurmuştur. Yani bir başka deyimle, Kur’ân-ı Kerim’i yaşayanlar kurmuştur.
Aziz
kardeşlerimiz;
Tasavvufu muhteva olarak ele alacak olursak, Tasavvuf = Kur’ân-ı Kerim’dir.
Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara yaşarken Allah’a ulaşmayı dilemeyi emreder.
Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara mürşidine tâbî olmayı emreder.
Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara yaşarken ruhunu Allah’a ulaştırmayı emreder.
Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara fizik vücudumuzu (vechimizi) teslim etmeyi
emreder.
Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara nefsini teslim etmeyi emreder.
Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara irşad olmayı, yani muhlis olmayı emreder.
Kur’ân-ı Kerim, biz insanlara irşad makamına ulaşmayı, salah’a ermeyi
emreder.
Aziz
kardeşlerimiz;
Burada, Kur’ân-ı Kerim’de 7 safha ve 4 tane de teslim görüyoruz. Kur’ân-ı
Kerim, bunların hepsini farz kılmış.
Evet
aziz kardeşlerimiz, Ahî Evran teşkilatı tasavvufu yaşamışlar; asıl ifadesi
ile Kur’ân’ı yaşamışlar. Sevgiyle 600 yıl evvel onlar tarafından Kur’ân
yaşandı ve dünyadaki en büyük imparatorluk kuruldu ve bir yıldız gibi
doğarak cihanı aydınlattı. Sonra gene onun Kur’ân’ı unutmuş evlatları
Osmanlı’yı yok ettiler.
Aziz
kardeşlerimiz, Osmanlı’nın yok edilmesi içimizde bir hicrandır. İşte onlar,
Osmanlılar, insanlar arasındaki ilişkiyi en büyük boyutta yerli yerine
oturtabilmiş olanlardır. Bugün ülkemizde ahlak müessesi, dünyada en çok suç
işlenen ülkelerden biri olduğumuz veçhile büyük yaralar almıştır. Bir
düşünün; Osmanlı İmparatorluğu’nun başından sonuna kadar biz dünyada en az
suç işlenen ülkeydik. Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcından sonuna kadar
ilişkiler böyle devam etti, şimdi de en çok suç işlenen ülkelerden biriyiz.
Sokaklarından rezillik pislik akan bir dünyada yaşıyoruz. Allah neyi
emretmişse hiçbirisi büyük kitle tarafından uygulanmıyor. Allah neyi yasak
etmişse, aşağı yukarı hepsi büyük kitleler tarafından -ne yazık ki- kabul
görmüş durumda. Her geçen gün ahlak unsurumuz sıfır a doğru iniyor. (Bugünkü
aydınlarımız bile bu ahlak kelimesi altında ezildiklerinden, kelime anlamını
değiştirip “etik” diyorlar!) İnsanlarımızın birbirleriyle ilişkisine
baktığımız zaman ülkemizde büyük bir buhran söz konusu. Bu buhranın adı,
ahlak buhranı (günümüz aydınlarının deyimiyle “etik buhranı”).
Aziz
kardeşlerimiz, insan ilişkileri Osmanlı’dan bu yana çok büyük yara almıştır.
Bu yara hala kanıyor; hem de hat safhada bir kanama. Eskilerin bir kısmı
konuyu Allah korkusuna dayandırmışlar; ama Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği
şey, Allah korkusu değil, Allah sevgisidir. Eğer Allah’ı severseniz, Allah
için olursunuz. Eğer Allah için olursanız, başkaları için olursunuz.Allah
için ve başka insanlar için yaşamaya başlarsınız.Sevgi ilişkiniz ne kadar
çoğalırsa Allah’a karşı, başka insanlara karşı da sevginiz o kadar artar. Bu
sevginin artışına paralel olarak da, sizin insanlara karşı davranış
biçiminiz o istikamette şekillenir.Yani aziz kardeşlerimiz, sevdikçe daha
çok seversiniz. Sevdikleriniz de siz onları daha çok sevdikçe sizi daha çok
severler ve birbirinize karşı suç işleyemezsiniz; yani birbirinize kötülük
edemezsiniz. İlişkiler bu şekilde devam eder, gider. Allah ile olan
ilişkiler de aynı dizayn içersinde gider.
Bu
devir, hidayet devridir. Allahû Tealâ, Allah korkusunu Allah sevgisine
çevirmemiz için bizleri görevlendirdi. Allah, sevilen uğrunda her türlü
fedakarlık yapılan bir kavram olarak, bir gerçek olarak, hayatımıza
girmelidir. “Allah için yaşamak” demek “başkaları için yaşamak” demektir.
Bu, başka insanları sevmenin patentidir. Ancak severseniz onlar için
yaşayabilirsiniz.Bir insan Allah’ın indinde, Allah’ı ne kadar çok sevdiği ve
başka insanları da ne kadar çok sevdiği konusunda imtihan edilir. Allah’ı en
çok seven kişi Allah’ın emirlerini en üst boyutta gerçekleştiren kişidir.
Bir başka ifade ile Kur’ân’ı Allah’ın indirdiği şekilde yaşayan kişidir.
Aziz
kardeşlerimiz,
Allahû Tealâ Kur’ân’a İslâm’ın 5 şartını koyup da “İşte İslâm’ın esası
budur.” dememiştir. İslâm’ın 5 şartı cehennemden kurtuluş için yeterli
sayılarak, diğer temel şartlar devre dışı bırakılarak, İslâm alemini mahva
sürüklemiştir. Neden öyle; çünkü İslâm’ın 5 şartı kimseyi cehennemden
kurtaramaz ve mutluluğa ulaştıramaz. İslâm’ın 5 şartı hedef değildir.
Onların hepsi vasıtadır. İslâm, teslim demektir. Allahû Tealâ, 4 teslimi
üzerimize farz kılmıştır:
1.
Ruhumuzu
2.
Fizik vücudumuzu
3.
Nefsimizi (vaktiyle bize hep o kötülükleri yaptıran nefsimizi)
4.
İrademizi (karar verebilecek olan, bizi kötülüklere karşı daima koruyacak
olan yapımız kötülüklere mukavemetimizin ifadesi) Allah’a teslim etmekle
vazifeliyiz.
Aziz
kardeşlerimiz,
İlişki kavramında en önemli olgunun Allah sevgisi olduğunu daha evvel
belirtmiştik. Allah sevgisi bütün sevgilerin ötesindedir.En çok Allah’ı
seveceksiniz. Hani bir zikir ölçüsü vermiştik, eğer bir insan 24 saatlik bir
zaman devresinin 12 saatinde Allah’ı zikrediyorsa kendine karşı duyduğu
sevgiyle Allah’a karşı duyduğu sevgi birbirine eşittir. Sevginin %50’si
kendisini, %50’si Allah’ı işaret eder. Ama ne zaman daimî zikre ulaşırsanız,
o zaman Allah’ı %100 seviyor demeksiniz. Çünkü bütün mesaîniz, bütün iç
dünyanız, dış dünyanız Allah’ı zikretmeye endekslenmiştir.
Daimî zikre ulaşan herkes, Allah’ı en çok sevenler zümresindedir. Allah’ı en
çok sevenler, insanları da en çok sevenlerdir. Çünkü Allah bir aynadır. Eğer
Allah’ı çok seviyorsanız, insanları da çok seveceksiniz. İnsanlar size karşı
yanlış davranışlarda bulunabilirler. İnsanlar sizi sözleriyle
yaralayabilirler. Size hakaret edebilirler. Ama bu sadece onları Allah’ın
gözünde küçülten bir şeydir; siz küçülmezsiniz. Size hakaret ettikleri
zaman, onlar da büyümezler. Aksine, sizi rencide edici her davranışlarında
devamlı Allah’ın huzurunda küçülürler, puan kaybederler. Başka bir ifadeyle,
kendilerine yazık ederler.
Aziz
kardeşlerimiz,
İnsanları sevmek, Allah’ı sevenlerin otomatik olarak sahiplendikleri bir
sonuçtur. Allah’ı seven, insanları da sever. İnsanlar onlara kötü
davransalar da sever. Herkes bilir ki; İlahî adalet mutlaka gerçekleşir.
Devran değişir ve zaman içerisinde hakikatler, onları saran bulutlar Allahû
Tealâ’nın rüzgarıyla savrulacağı, yok olacağı için, bulutların arkasında
gizlenen Güneş doğar.
Aziz
kardeşlerimiz,
Biz,
dîni bilmeyen dîn alimlerine sadece acıyoruz. Onlar bilmiyorlar ki; onlara
böyle öğretildiği için o yanlış öğretimin içindeler, öyle öğrenmişler. Güneş
balçıkla sıvanmaz.
İnsanlar zannederler ki; İslâm’ın 5 şartını tatbik ettikleri zaman, Allah’ın
cennetine girecekler. Allahû Tealâ da “Gidemezler! İslâm’ın 5 şartı, Bizim
insanlara hedef kıldığımız şeyler değildir; onlar vasıtalardır. Biz bütün
insanlardan ruhlarını, fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Bize
teslim etmelerini istiyoruz. Bunu da farzlar olarak Kur’ân-ı Kerim’imize
koyduk.” diyor. Bunların ne manaya geldiğini, 28 basamağın hangisinde
gerçekleşeceğini onlar bilmiyorlar. Çünkü Allah’tan alınmış bir ilimleri yok
ve okullarda öğrendikleri ilim sebebiyle de doğruyu bildikleri kanısındalar.
Kendilerine yazık etmekle kalmıyorlar, onlara güvenip de ne yapmaları lazım
geldiğini soranlara da, öğrendikleri yanlış ve eksik bilgilerle cevap
veriyorlar. Diyorlar ki; “İslâm’ın 5 şartı orta yoldur. İnsanlar var, namaz
kılmaz, oruç tutmaz, İslâm’ın 5 şartını yerine getirmez. Onlar
cehennemliklerdir.” Biz de onlara sorarız: “Peki siz, siz cennetlik
misiniz?” Onlar da derler ki:” Gayet tabii.” Peygamber Efendimiz (S.A.V)
diyor ki: “Kalbinde zerre kadar îmân olan herkes, mutlaka cehennemde bir
süre hafif tertip leblebi gibi kavrulduktan sonra cennete gider”(miş.)
Aziz
kardeşlerimiz, şu insanlara acaba ne zaman Kur’ân hakikatlerini
öğretebileceğiz? Özellikle dîn alimlerine nasıl öğreteceğiz? Öyle bir
dünyada yaşıyoruz ki; İslâm alemi dünyadaki en geri toplumlar içerisinde.
Her şeyimizi başkalarına kaptırmışız, ilmin ilk sahipleri olan İslâm alemi,
onu başkalarına kaptırmış durumda. Artık teknoloji, İslâm aleminin tamamen
dışında yerleşmiş durumda.
Aziz
kardeşlerimiz,
Öyleyse hepiniz için söz konusu olan şey, ASLINIZA DÖNÜŞTÜR.
İŞTE
BUNUN İÇİN İLİŞKİLER SON DERECE ÖNEMLİDİR.
Neden? Çünkü biz, Allah’ın bizatihi Mehdi (A.S)’a öğrettiği hakikatleri
öğrendikten sonra, hakikatleri etrafınızdaki insanlara anlattığınız zamanki
anlatmanız yetmez, Kur’ân’dan söylediklerinizi tahkik etmelerini
sağladığınız zaman, onları kazanırız. Ama başlangıçta bizim
söylediklerinizin doğru olduğunu, onlar akıllarına bile getirmeyeceklerdir.
“Bunca üniversite mezunu bilmiyor da, O mu bilecek?” diyecekler. Niye böyle
söyleyecekler? Çünkü bizim de o üniversite profesörleri nasıl ilim sahibi
oldularsa, öyle ilim sahibi olabileceğimizi düşünecekler. Yani biz de
üniversitelerde okumalıyız. Üniversitelerdeki öğretmenlerimiz,
profesörlerimiz dînde ne öğrettiyse, biz de o öğretiyi öğrenip başkalarına
anlatmalıyız. Ve ilmi sadece onlardan öğrenebiliriz zannediyorlar.
Bilmiyorlar ki; biz bu ilmi onlardan öğrenmiyoruz. Biz, bu ilmi, Allah’tan
alan Mehdi (A.S)’dan öğrendik. Çok belli değil mi?
Aziz
kardeşlerimiz,
Dünyanın hidayeti bilmediği bir noktada, hidayeti, nereye ulaştığı belli
olmayan bir doğru yol olarak değerlendirenlere, hidayetin insan ruhunun
Allah’a ulaşması olduğu, mehdi A.s.dan öğrenip öğretmeye kalktığımız zaman
film koptu! Biz onların ilim öğrendiği öğretmenlerden bu ilmi almadığımıza
göre, bizim söylediklerimiz sadece yanlış, saçma sapan zırvalar olabilir,
öyle değil mi? Mantık buysa, ilim üniversitelerden öğrenilebiliyorsa, bizim
söylediklerimiz onların söylediklerine hiç uymadığına göre, ilmin dışında
birtakım hezeyanlarla hep böyle söylediler; ama aralarından “Yahu, bu adam
bunca yıldır bunları söylüyor, şunu bir inceleyelim bakalım ne söylüyor?”
diye incelemeye kalkanlar, şu anda bizim saflarımızdalar. Neden acaba? Çünkü
onlar da gördüler ki; onların öğrendikleri ilim, alimlerin kendilerine
öğrettiği hem yanlış hem de eksik ilimdir. Bizim öğrettiğimiz ilim ise,
Allah’ın Mehdi (A.S)’a öğrettiği ve bizlerin de O’ndan aldığı ilahî ilimdir.
Aziz
kardeşlerim,
Öyleyse ilişkilerinizde kalp kırmayın. Size karşı çıkan insanlara da dostça
davranın. Sadece incelemeleri lazım geldiğini, onlara nazik bir lisanla
anlatmaya çalışalım, zorlamayalım. Öğrenenler, saf değiştirmek
mecburiyetinde kalacaklar. Çünkü onlar bize karşı cephe aldıkları için,
onların safı, bizim safımız diye bir ifade kullanıyoruz. Yoksa biz onlara
karşı değiliz. Onlar bizim düşmanımız da değildir, olamaz da. Bizim bir tek
düşmanımız var, o da şeytandır.
Sizleri çok seviyoruz. Her zaman söylediğimiz gibi, siz bizim dostumuzsunuz.
Eğer şu anda bize düşman olan, bize kızanlar da sözlerimizi takip
ediyorlarsa -ki bunu çok isteriz- özellikle söylediklerimizi tahkik
etmelerini çok isteriz. Neden? Çünkü o zaman onları da kurtarmış olacağız.
Şeytan onlara şunu söylüyor: “Siz üniversite bitirdiniz, o dîn öğreten bir
üniversiteden mezun olmadı. Sizler bundan sonra asistan oldunuz, doktor
oldunuz, doçent oldunuz, profesör oldunuz; bu titrleri elde ettiniz. Dîn
sizden sorulur.”
İşte
problem burada başlıyor. Dînden murad, insanları cennete ulaştırmaktır.
Dînden murad, insanlarla Allah arasındaki ilişkiyi Allah’ın emrettiği biçim
ve boyutta kurabilmektir. Ama onları mazur görüyoruz, onlar bilmiyorlar.
Onun için bizim hakkımızda da kötü şeyler söyleyeceklerdir. Bilmeyenlerin
gözünde bizi küçültmeye çalışacaklardır. Ama bunu başarmaları mümkün
değildir. Böyle çalışanların hepsi geride nal topluyorlar, çok gerilerde
kaldılar. Bir defa söylediklerimizi okumak mecburiyetinde kalıp da bize
çattıkları zaman cevap verdiklerimiz, söylediklerimizi okuyup Kur’ân-ı
Kerim’le tahkik ettikleri zaman bütün söylediklerimizin Kur’ân’dan olduğunu
ve hepsinin de doğru olduğunu görecekler. Ve bizim gibi Arapça’yı doğru
dürüst bilmeyen bir insan, eski harfleri bile okumasını beceremeyen bir
insan, nasıl oluyor da Kur’ân öğreniyor? Nasıl oluyor da, onların bilmediği
Kur’ân hakikatlerini öğrenip hidayette olduklarını zanneden insanları,
hidayette olmadıkları konusunda kesin bir hükme vardırabiliyor?
İnceledikleri zaman, o zaman bunu arkasında İlahî bir şeyin olduğu
neticesine ulaşıyorlar. Şeytan onları devamlı körüklese de, biz kalplerinde
yavaş, yavaş yerleşiyoruz.
İşte
aziz kardeşlerim, ilişkilerden insan ilişkilerine; insan ilişkilerinden de
Allah’a ulaşarak konumuzun da sonuna geldik. Birbirinizle çok iyi ilişkiler
içinde bulunmalısınız. Birbirinizi çok sevmelisiniz. Eğer Allah’ın sizden
razı olmasını istiyorsanız, Allah’ın 7 rızasının kazanılmasının, Allah’a
ulaşmayı dilemekle başladığını biliyorsunuz.
Allah’a ulaşmayı dilemekle 1. rıza,
Mürşidinize ulaştığınızda 2. rıza,
Ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız zaman 3. rızanın sahibisiniz. Buraya
kadarını Allah garanti ediyor zaten. Unutmayın, Allahû Tealâ birbirinizi çok
sevmenizi istiyor. Sevgi üzerine kurulan yeni bir dünya vaat ediyor sizlere.
Sakın nefreti kendinize ideal edinmeyin. Şeytanın, başkalarından nefret
etmeniz konusunda sizi zorlamasına hiç aldırmayın. Birazcık
direnebilirseniz, göreceksiniz ki; o her zaman yenilmeye mahkûmdur. Hakim
olan her zaman siz olacaksınız.
Aziz
kardeşlerimiz,
Herkes ne söylerse söylesin, siz Kur’ân’a bakın. Doğruyu söyleyen, hiçbir
yanlışı olmayan sadece Kur’ân’dır. Allah’ı erişilmez sayanlara, öyle
olduğunu zannedenlere, Kur’ân âyetleriyle insan ruhunun yaşarken Allah’a
geri dönmesini üzerimize defaatle farz kılındığını bilin.
Aziz
kardeşlerimiz, hepinizi çok ama çok seviyoruz. Allahû Tealâ’nın huzurunda
hepinizi can-ı gönülden seviyor ve saygılarımızı sunuyoruz.
Allah razı olsun.
YAŞAR COŞKUN
ARAŞTIRMACI YAZAR
Bana ulaşabileceğiniz
telefon numaram: 0 536 445 10 05
Bana ulaşabileceğiniz
e-mail adresim:
info@sahihiyesari.com